Ahmet Erhan” Ayağa Kalk” derdi.!

0
573

Ölü mü denir şimdi onlara derdi Cansever!

Denmez tabii; deli misiniz, Ahmet Erhan hiç ölür mü? Nar gibi adamdı o, göğe açılmış buğday gibi, ay doğmuş akşamlar gibi bir adam… Yüreğini kalkan bilip sokaklara çıkanların şairi… Açıldıkça açılan solgun kutu. Bozkırın kederiydi Ahmet Abi. Tüm yazdıklarının içinde, italik duran biri, bir kelime. Bir Türkçe öğretmenin boğaz pastillerine saklanmış bozgunu, Vakko’dan zar zor alınmış kravatı, ev ahalisi uyuduktan sonra arka odada şiire çalışan bir memleket şairi. Ankara’da, Mülkiyelilerde bir prens… Öğretmenler odasının sigara dumanıydı Ahmet Erhan, başkentin akasya kokan bağırsakları… Aynada en hamarat kadınların bile silmeyi unuttuğu leke. Uyurken bir oğlu örtülürdü üzerine, Cihangir’de kaldığı evde; başka bir oğlu örtmüştü hem de.

Cihangir dedim. Ankara’dan İstanbul’a göçmüştü Ahmet Erhan iki binlerin başında. O dönemi denemelerden mürekkep nefis bir kitapla anlatır: Ankara – İstanbul Kara Treni. Artık öyle trenler de kalmadı hem değil mi? Pürtelaş’ın orada bir sokağa taşınmıştı. 2001 yılıdır. Nişanlıydı. Deniz der içerdi; balkondan mendil kadar görünen… İşten altıda çıkarak aceleyle, eve gitmeden uğrardım ona. Yollar ve zaman benimdi, gençken öyle oluyor. Yanıklarla dolu eski bir halısı vardı. Masasında çizikler vardı. İçerdi. Koltuğa ulaşmasına yardım eder, üzerini örterdim. Uyusundu biraz. Kahve suyu koyardım. Mutfağa eski bir güneş vururdu… Arka odada yaz gününden ses kırıntıları. Derken çok sevdiği Haydar gelirdi, Ergülen… Hatırlıyorum onunla kucaklaşmasını. Ondan öğrenmiştim bir dostun nasıl kucaklanacağını. Ondan öğrenmiştim insanın sevdiği her şeyi çok sevmesi gerektiğini. İnsanın başka bir çaresi olmadığını.

“AYAĞA KALK TÜRKİYE”

Nar gibi adam dedim ya, boşa değil, hem bir taneydi Erhan hem bin… Müteşair sevinsin hadi: Şiir değildi yazdığı. Gelgelelim o keskince bir şeyler çiziktirirdi, acıtıcı… Tırnağı demirden dizeler, kanatan şeyler. Türk şiirini ne kadar iyi bildiğine her seferinde şaşırırdım. Bir gün Cahit Sıtkı’dan, bir gün Külebi’den söz ederdi. Bu çağda şiirin, insanı incitebileceğine kanıttı. Şiirin saklanabileceğine, dergilere değil sokaklara akabileceğine kanıt… Şairin önce derdi olması gerektiğinin kanlı canlı ifadesiydi. Şiir, yazanın neresinden çıkıyorsa okuyana da orasından ulaşıyor, bilirdi. Hep savaştığı şeyi yazdı, yenişemediği…

Yazarken okuruna kardeşler diye hitap edebilir, “yurdum” diye bahsederdi Türkiye’den; biz sivilceli, bozuk paralı “aydınlar”, darbeci derler diye korkarız yurdum demeye. “Ayağa kalk Türkiye” derdi Erhan. Hem de çok sevdiği yurdunda on iki eylül darbesi vurup kırmıştı belini, kimileri kalemi bırakıp boks eldiveni takarken, Adana Demirspor’da Fatih Terim ile birlikte top koşturduğu halde futbolu bırakmak zorunda kalmıştı bu yüzden Ahmet Erhan. Votkayla nane likörü iyi gider dediği bir devirdi. Dünyanın en güzel “bak hele” diyen adamı.

Tabutunun başında konuşmuştuk sevgili eşi Hacer ablayla… Cenaze İstanbul’dan Ankara’ya taşınacaktı. Acıtıcı. “Ahmet Sivas yangınından sonra hiç kendine gelemedi biliyor musun” diye fısıldamıştı bana. Oysa herkes iyiydi be Ahmet abim, sen neden bunca dert etmiştin ki kendine arkadaşlarının yakılarak katledilmesini; bir iki belediye etkinliği, üç festival, bir antoloji, beş on lira telif falan, biraz da yetki filan meseleleri çözmüştü yani. Sen niye kahretmiştin kendini?

SİVAS’I DUYDUĞU AN

2 Temmuz 1993’ü anlatmıştı bir gün bana Pürtelaş’taki evde. Cunda’daymış. Yolda yürüyormuş. Sıcak. Arabasında cep radyosuyla bir eskici varmış ötede. En yakını, kardeşi Behçet Aysan Sivas’a, etkinliğe gitmişti. Eskicinin radyosundan gelen ses tanıdık isimler söylemişti sonra. Sefa demişti. Otel yangını demişti o metalik ölüm sesi, yüz yıldır konuşur. İçerde insanlar da varmış hem. Sefa Behçet… Bir insan nasıl yakılır, yanar, öyle alevler içinde… Derken Cunda’da bir yaz masasında kendi ellerini tutup ağlamıştı evet. Sefa Behçet. Gitmeden, onu da aramıştı Behçet Aysan, sen de gelsene abi, Sivas’a gidiyoruz demişti. Oysa Erhan ailecek Cunda’ya tatile gidecek diye katılamamıştı o kül kafileye… Yakılmamış olsa bile kendisini yakmıştı…

1981’de yirmi üç yaşındaydı Erhan. Bir gün yine öyle durup dururken anlatmıştı. Alacakaranlıktaki Ülke’nin ödül aldığı gün, törende Edip Cansever ile karşılaşmış.

Sormuş Cansever: “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü…”

Sizden öğrendim üstat diye cevaplamıştı. Uzanıp omzuna dokunmuş Edip. Yüzü halen o günkü güzelliğindedir ikisinin de…

2013: Gerçekten öğrendi ölümü Erhan. Turgut Uyar’ın doğum gününde…

“HOŞÇA KAL, YİNE GÖRÜŞÜRÜZ!”

Aysan ve Erhan, Turgut ve Edip ile bir arada şimdi… Yaşayanlardan daha çok ölülerimiz. Ne çok ölmüşüz. Yaşayanlardan daha çok çiziyorlar üstümüzü. Çiziyoruz tüm şiirlerin üstünü… Ne demişti Milattan Önceki Şiirler’de Ahmet Abi:

“bu kez biraz uzun sürdü bu keder
içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
sevincinse tüyden ayakları vardı.”

Şimdi hepsi kitaplarda, yanımızda, kâğıtlarda sürdürüyorlar yaşamı. Alacakaranlık gündüz…

Ahmet abi bak hele: “Hoşça kal, yine görüşürüz!”

Bu yazıyı böyle kapatmak istemedim. Şiirden bahsettik, şiirle bitsin daha iyi olur dedim. Erhan için yazdığım bir şiir. 2005 yılında, neyse ki yaşarken yazmıştım: Ahmet Erhan Rapsodisi.

mavi treni bir başına arşınlayan adam
portakalın kokusu Mersin Garı’nda
Cunda’da bir yaz masası Ahmet Erhan
zeytindeki kekik, kerat cetveli devrimin
kavimsiz peygamber, kreponsuz çocuk bayramı
sarhoş martısı Deniz’in, nane likörlü votka
Cihangir’de yalnız iki şairdik Ahmet Erhan
kitaplığın önünde kadeh kaldırmıştık Aysan’a
Silivri’de kâğıttan bir kaplan, Türkçe derslerinin
devrik kralı, sigarayla yanmış bir palto, bir halı
bir kardır aslında, dizelere yağar Ahmet Erhan
biraz Ankara ayazıdır, biraz çiçekli erik dalı
hâlâ ölmüş eski arkadaşlarla görüşür
kimse geri gelmez ama sararmış bir harpten
biliyorsun ah Erhan
en çok zengin kafiye yoksuldur harften

(Not: Bu yazının kısa hali, daha önce Radikal Kitap’ta yayınlanmıştı…)

Onur Caymaz

CEVAP VER